Aşk’a, “ah” ile başlarken…

Rana gecelere süslenince yıldızlar,
Hümâ kuşu gözlerinle kon yüreğimin aşk dallarına.
Sen Firdevs’i izledikçe ben, kanatlarının arasına güller dizeyim;
Yüzümdeki gamzeler sana açsın Fatıma!

Üveysi özlemlerin kırıntısıyla beslenir yüreğim sahra dehlizinde.
Yusufi kuyularda kaderden kazaya düşerken
Eyyûbi sabırlarla beklerim, beni kalbinin sultanlığına çekecek ipi.
Fasl-ı gül’de aşık turnalar ırmaklara muştularla akarken,
Adını satırlara gizledim, gözlerin yıldızları selamlarken.
Bir lahzada gülistana döner gözlerinin düştüğü yer…
Bir ömrü, uğruna gülşen eyledim, gel, kokla Fatıma!
 
Ey fakirliğimin zenginliği…
“Aşk’a”, diye giderken kalbim benden,
Gaiplik kararına ramak kala
‘Her cebi senle dolu’ dönüverdi fakirhanesine.
Ey daralan ruhumun enginliği…
Sevdanın rahlesinde esmanı okurum,
Ve aşkın kıyamıyla gözlerine dokunurum.
Ey içimdeki yangının serinliği…
Ömrüm kadar kısa bakışlar atarken sana,
Sen eksenli düşüncelerle, sen tutulması başlar kalbimde.
Ram olur dilim aşkına…
Bir yusufçuk kanadı kadar titrek,
Bir örümcek hassasiyetiyle işlenen duygularla yürürüm yarına.
Ve yine karanlıklara kaldı sırrı taşımak…
Zeytin gözlerinden gecelere yıldız düşsem Fatıma!
 
Abdestini aldığımız aşk’da üç defa kalbime seni çekerken,
Her hükmü mesh ederim başıma, Hamd-ü senalarla.
Kelamların en güzelini okuyup “aşk aşk” diye,
“Niyet ettim Rabbimin Rızası İçin Sevmeye”, dedik hayâ kapısında yâr.
Sevdamız, ‘bismi’hu’ virdiyle Mim’den Be’ye dolarken,
Yayılır inşirah burcusu ruhumuzdan maveraya.
Ayet ayet boşalınca kalbimiz aşk’ın kaynağına,
Âyetü’l-Kübrâ’da buluşsun nefesimiz…
Rahman’a açılsın avuçlarımız;
“El-Fatiha” derken tut elerimden,
Avuç avuç dualar yudumlayalım Fatıma!
  
Sen yürüyünce gül nazı adımlarla,
Attığın her adıma karşılık sayfalarıma bir ‘harf’ düşer.
Her harfin damarında sen dolaşırken,
Özlemler kabarır, dudaklarımın arasına bir ‘ah’ düşer.
Gözbebeklerinde okununca aşk bir ikindi vakti,
Her cümlenin sonuna bir ‘sen’ düşer.
Aşkın hülyasını dokur gibi kırpılır gözlerin.
Sevgili…
Gözlerinin karasında rüyalar görmeyi değil,
Uyanmayı isterim.
Kulağına ezanını ben okurum;
Bu aşk’ın adını sen koy Fatıma!
 
Hicranlara mersiyeler okur dilim,
‘inşaAllah’ der, ‘amin’lerle noktalarım her cümleyi.
Sevdamızın muskasını asarken yüreğime,
Üç heceli ay-rı-lık belasını
Üfürdüm ömrümden en uzak düşlere.
Ah.. Sen uyuduğun vakit Melekler öper alnından
Ben, nuruna müştak olurum.
İsmin, her çiçekten bir mana almış,
Bin nağme bırakmış her gülün özüne.
Adının üç hecesine besmeleyle göm beni Fatıma!
 
Arafat’ta buluşalım seninle yâr!
Mescid-i Aksâ’da kıyama durup, aşk’a aşk taşıyalım…
Mescid-i Haram’da rükû edelim, sırtımızda sevda yüküyle…
Secdede, sonsuzluğa açılan kapıdan içeri girince
Selamlarla seslen bana Eymen kapısında…
Dârüs’s-Selâm’da ellerinden cennet şarabı yudumlayıp
Firdevs’e yürüsek Rabbimizin inayetiyle.
Nefesin, Tûba ağacının yapraklarını öperken
Tomurcuklarından feraceler yapsın melekler sana.
Tut yüreğimden…
Es-selam’ını ruhuma işle Fatıma!

Hafâza melekleri şahit olsun sırrımıza…
Bu aşk’ın meali bensem, tefsiri sensin Fatıma!

Kadim Dolunay

Lûgat

Rana: Güzel, göze hoş görünen.
Hüma: Mutluluk, saadet.
Firdevs: Cennet’in en âlâ katı.
Üveysî Özlem: Veysel Karani’nin özlemi.
Sahra: Kır, Çöl.
Dehliz: Dar ve uzun geçit, koridor
Gülşen: Gül bahçesi.
Ram: Boyun eğen, kendini başkasının buyruğuna bırakan.
Vird (Bismihu virdi): Her vakit ağızda dolaşan söz.
İnşirah burcusu: Huzur kokusu.
Mersiye: Ağıt.
Müştak: Özleyen.
Eymen Kapısı: Cennette bir kapı.
Dârüs’s-Selâm: Cennet. Selâmet yeri, huzur yeri.
Hafaza Melekleri: insanın yaptığı işleri yazmakla görevli melekler.